SAYI 59 · MAKALE
EYLÜL 2026 · 1 EYLÜL

Kelimelerin Ne Suçu Var?

İki bardak çay sürer · 7 dk

Metinden bir parça seç: altını çiz, kenarına not düş ya da kart yap.

Birbirinden güzel yapıtları dünya edebiyatına kazandıran Maksim Gorki, gençken edebî bir eser okur. Eser yazarı derinden etkiler. Sayfalar ilerledikçe metin onu âdeta kuşatır, kelimeler ruhunda ve zihninde derin izler bırakır. Gorki o an hissettiklerini; “Sayfada sıra sıra işaretler vardı, ben onlara baktığımda bu işaretler canlı insanlara, evlere, bulutlara dönüşüyordu; sesler duyuyor, renkler görüyor; ben gülüyor ve ağlıyordum.” sözleriyle anlatır. Yapıttaki anlatımın büyüleyici ifadelerine mest olan Gorki, dayanamayıp metnin yazılı olduğu kâğıdı ışığa tutar ve kendisine, “Bunun içerisinde beni benden alıp götüren, ayaklarımı yerden kesen nedir; ne var bu kâğıdın içinde göremediğim?” diye sorar.

Aslında Gorki’nin dayanamayıp ışığa tuttuğu kâğıtta, kelimelerden mürekkep okuyanı cezbeden şey; seslerin ve işaretlerin ete kemiğe bürünüp insan duygularına hitap eden sözün sanata dönüşmesidir. Neticede ışıkta harflerden oluşan kelimelerden başka bir şey görmesi de mümkün değildir elbette.

Sözlükte alfabetik sıraya göre özenle dizilen kelimeler, kamuslardan fırlayıp usta bir edibin dimağında bir sanat eserine dönüşür. Bu bakımdan sözcüklerin insanın duygularını harekete geçiren, insandaki hislere hitap eden mucizevi bir yönü vardır. Bazen okuduğumuz bir metin gözlerimizden yaşların akmasına sebep olurken bazen derin düşüncelere dalmamıza vesile olur, bazen de dudaklarımızda tatlı bir gülümsemeyi tetikleyebilir.

Her ne kadar milli şairimiz “Ağlarım ağlatamam, dili yok kalbimin, ben ondan bizarım.” dese de dilin binbir labirenti anımsatan gizemli ve renkli dünyasında menfi, müspet her türlü duygunun izlerini, kelimelerin masum çehrelerinin arkasında bulmak mümkündür. 

Sözlükte askerî intizamı andıran hâllerine baktığımızda sözcükler zararsız, masum unsurlar gibi görünürler. Hatta bilmediğimiz bir dilde bir sözlüğü karıştırdığımızda, her bir kelime harf yığınlarından ibaret yapılar gibidir. Peki, aslında öyle midir? Değildir elbette; sözlüklerden çıkıp aramıza karışmaya görsün onların kimlikleri, vasıfları ve bütün renkleri ile ortaya çıkmaya başlar. Bazen bir kılıç olup can alır, bazen bir yudum huzura kapı aralar, bazen de bir aşkın fitilini ateşleyip romantik bir vasfa bürünüverir. Şairin söylediği gibi; “Söz olur keser savaşı, söz olur keser başı.”

Son zamanlarda Türkiye’nin gündemine oturan “mutlak butlan” tamlaması da buna benzer bir vazifeyi ifa etti. Günlerce televizyon kanallarında ve sosyal medyada sıkça kullanılan terkip, toplumdaki yerini hâlâ koruyor. Birçoğumuzun ilk defa duyduğu, telaffuzu ve zihne yerleşmesi dahi efor gerektiren ibare, Türkiye’deki muhalefet partisinin içerisinde yeni bir muhalefet oluşturacak kadar etkili oldu. Terimin ortaya çıkmasıyla birlikte bir taraf hukuka, diğer taraf da sandığın meşruiyetine vurgu yapmak suretiyle duruşunu sergiledi. Süreçle birlikte kısa sürede toplumun farklı kesimlerinde konuyla ilgili farklı görüşler ortaya çıktı. Tamlamanın her iki unsuru da Arapça. Butlan; bâtıl olma, haktan uzak, boş ve temelsiz olma gibi anlamlara gelir. Hukukta ise hükümsüz olma, geçerli olmama durumunu ifade eder. Butlan kavramının medyada dillendirilmesi ile birlikte dilin bu alanda kullanılması hatıra geldi. Bu bakımdan kelimelerin  hayatımıza ve düzenimize yön vermesi ilk olmadığı gibi son da değildir.

Tarihin farklı dönemlerinde bazı kelimeler, zuhur ettikleri devirde toplumsal kırılmalara sebep olmuş ve unutulmayacak izler bırakmıştır insanların hayatında. “Aforoz”, “Reform” ve “Rönesans” kelimeleri de bu minvalde ele alınabilir: Orta Çağ Avrupa’sında kilisenin bir bireyi toplumdan ve dinden dışlama gücünü ifade eden aforoz kelimesi, sadece dinî bir terim değil; kralları tahtından indiren, toplumları hizaya getiren siyasi bir silaha dönüşür. Diğer taraftan üç heceden oluşan Rönesans kelimesi ile bilim, sanat, edebiyat ve mimaride yepyeni bir sayfa açılır. 

Halkın yoksullukla mücadele ettiği Çarlık Rusyası’nda Çar’a karşı isyan bayrağı kaldıran grubun dillerinde eleştirdikleri sınıfı ifade eden sihirli bir kelime vardır: “Burjuvazi”. Gücü ve sermayeyi elinde bulunduran zengin anlamına gelen burjuvazi kelimesi böylece sosyolojik bir kavram hâline gelir. Buna karşılık “devrim” yepyeni bir düzen için arkasına sığınılan bir kavrama dönüşür. Elbette devrimin hayat bulması için bir “yoldaş”a ihtiyaç vardır. Terimler bulunduktan sonra mücadele gelir. Arzulara uzun süren çalışmalar neticesinde ulaşılır. 

Yıllar sonra hantal bir yapıya dönüşen sistem çatırdamaya başlar. Bu süreçte âdeta kullanım sırasını ve zamanını dört gözle bekleyen iki kavram ortaya çıkar: Glasnost (şeffaflık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma). Çok iddialı olmasalar da daha yumuşak ve sempatik kelimeler, devrimcilerin tesis ettiği sistemin çöküşünü kolaylaştırır. Bahsedilen kavramlar, devleti kurtarmak ve ıslah etmek için türetilse de bağımsızlık hareketlerini tetikleyip Sovyet sisteminin dağılmasını hızlandırır.

Bazen de kelimeler geri dönülmez felaketlere öncülük eder, kin ve nefrete sebep olur hatta katliamları bile tetikleyebilir. Hitler’in savunduğu “ari ırk” doktrini de bu perspektiften ele alınabilir. Irkçılık düşüncesinin yükselişe geçtiği bir dönemde ortaya çıkan bu dışlayıcı ideoloji, milyonlarca insanın ölümüne zemin hazırlaması yanında, binlerce insanın kamplarda işkenceye tabi tutulmasının yolunu açar.

Bir dönem fırtınalar koparan, birçok insanın hayatına mal olabilecek hadiseleri tetikleyen çoğu kavram, icraatını tamamladıktan sonra nostaljik bir obje gibi sakin ve dingin hatta masumiyete bürünmüş hâlleriyle eserlerde ve sözlüklerdeki yerini alırlar.

Modern dünyada kelimeler yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda algı yönetiminin de en önemli unsurlarından biridir. Bir kavramın olumlu veya olumsuz kelimelerle sunulması, insanların o kavrama bakışını değiştirebilir. Dil, manipülasyonun en aktif aktörü olarak toplumları ikna etmede ve yönlendirmede, maalesef bir araç olarak kullanılabilir.

Gazeteci Kabaş, farklı bilim insanlarından iktibas ettiği bilgi ve bulgular ışığında yaptığı TED konuşmasında bu süreci “mavi elma” metaforu üzerinden anlatır. Gerçekte var olan kırmızı elmanın yanında, hayalî, aslında hiç olmayan bir mavi elma vardır. Yan yana konulduklarında ekseriyetin rasyonel olarak kırmızı elmayı tercih edeceği muhtemeldir. Ancak amaç, insanlara aslında var olmayan ya da tercih edilmeyecek olan o “mavi elmayı” kabul ettirmektir.

Bahsedilen hedefe dilin gücüyle yedi adımda ulaşılır: İlk adımda “Risk Yönetimi”nde dil devreye girer ve mavi elmaya dair toplumda oluşabilecek her türlü zararlı algı, şüphe ve risk emaresi kelimelerle yok edilir; zararsız olduğuna toplum ikna edilir. Bunun ardından “Yeniden Tanımlama” aşamasında dilin sihrinden faydalanılır. Kırmızı elma; demode, eski, köhne, ucuz ve geçmişte kalmış olarak tanımlanırken mavi elma yeni, benzersiz, sıra dışı ve modern olarak sunulur. Mavi elma dille değer kazanır. Üçüncü aşamada “Büyük Sıfatlar” ile kıyaslama yapılır. Rakip olan kırmızı elma satır aralarına mahkûm edilip küçük gösterilirken mavi elma büyük puntolarla ve devasa sıfatlarla manşete taşınır. “Çoğaltma” aşamasında ise çoğunluğun algısı devreye girer. “Çok olan iyidir.” algısı vurgulanır. En çok satan kitap, en çok izlenen film veya en çok oy alan parti mantığı gibi; “Herkes mavi elmayı seçiyor.” algısı pompalanır. Bu defa sırada “İlişkilendirme” vardır. Bu süreçte otorite devreye girer. Toplumun güvenini kazanmış meşhurlar, kanaat önderleri ve otoriteler vasıtasıyla mavi elmanın ne kadar harika olduğu söyletilir. Elbette bu kadar uğraşıdan sonra bir hikâyeye ihtiyaç vardır. “Hikâye Oluşturma”da duygusal bağ devreye girer. Mavi elmanın içine yerleştirildiği duygusal bir hikâye veya bir aşk anlatısı kurgulanır. Hikâyenin gücüyle kitlelerin rasyonel kalkanı indirilir.

Son safhada ise artık işlem tamamlanmış, “Tekrar Etme” aşamasında oluşturulan hikâye zihinlere âdeta enjekte edilir. Etkili kelimelerle örülmüş bu hikâye durmaksızın tekrar edilir. Tekrar edilen kavramlar bir süre sonra zihinlerde “gerçek” olarak yerleşir.

Velhasıl dil bazen bir cerrahın elinde neşter vazifesi icra edip can kurtarırken bazen de bir katilin elinde etrafa ölüm saçan bir bıçak gibi olabilir. Dilin kimin tarafından ve hangi amaçla kullanıldığı bu bakımdan önemlidir.

Gorki, ışığa tuttuğu kâğıtta kelimelerin sırrını görememişti. Halbuki aradığı sır mürekkepte değil, kelimeyi kullanan insanın niyetinde ve belagatin gücündeydi. Kavramlar, sahibinin niyetine göre muazzam bir kuvvete haizdir; bir ferdin ruhunda cennet esintilerini yaşatmaya muktedirken, bir başkasının dünyasını zindana ve cehenneme çevirebilir. Diğer taraftan bir toplumu geri dönülmez felaketlere sürükleyip gözyaşı ve kana boğabilir; bazen de bir devir açmak suretiyle insanlığın yepyeni günlere uyanmasına, hayatını kolaylaştıracak bilimsel ve sosyal bulguları tetikleyecek mahiyette olabilir. Nihayetinde bütün ibreler, kavramları türeten ve kullanan insana işaret etmektedir.

Neticede “savaş” kelimesini de “barış” kelimesini de türeten ve hayata geçiren insandır. Aslında suç kelimelerde değil, onları kullanan iradededir. 

Kelimelerin ne suçu var?

Alıntı kartı

Kart hazırlanıyor…
İndir

1080 × 1350 piksel; Instagram ve WhatsApp durumuna uygun.

Yazara mektup

Mektup yazmak için kütüphane kartın olmalı. Giriş yaptıktan sonra bu sayfaya döneceksin.

GİRİŞ YAP

Yazarın diğer yazıları

Tümü

Aynı sayıdan

Sayı 59
DİNLE · KAYIT