Eylül

Metinden bir parça seç: altını çiz, kenarına not düş ya da kart yap.
Yine de sultansın eylül!
Altın hüzünlerin para etmediği
Simülatif aşklar devrine çatsak da…
Rengin en meşhur renk,
Bağlılarına som derinlikler sunan
Bir ahir zaman elvanı.
Bir arbede diyarındaki
Faust yanılgısının
Final sahnesine hevenk…
Seni sevdasına kuluçka yapanlar,
Bütün haramileri atlatmış,
Bütün veresiye hesapları,
Eli kolu bağlı şaşakoyan,
Kiramen Katibin kervanı…
Göz ucu kancalarına
Firak koyları takılsa da
Cankulağı kabartanlara,
Hışırtıların vuslat senfonisine denk.
Tonladığın her soluş,
Yok oluş izbelerini aydınlatan,
Özgürlük denen firariyi,
Üç maymunun yol çatında enseleyen,
Şuh karnavalların yüzüne kepenk.
Dalıyla vedalaştırdığın yapraklar,
Kadrana mızrap olmuş bak.
Besteledikleri her şarkı,
Çulsuz dünyalıların diline pelesenk.
Bütün ateşgede hevesleri,
İbret darağacında sallandıran da
Senin o yağız tonların değil mi?
Tüm sırnaşık zümrütlere inat,
Kehribar bir sonsuzluk şakıyorsun.
Kucağında azat kuryesi buket,
Kumaşıysa giydiğin entarinin,
Buğday benizlerden mamul beng.
Bahar, kucağında uyuturken,
Senin, bütün sığ keyifleri,
Yakasından toplamış olman,
Kadimden beri muzaffer,
Her devre ibret cenk…
Kalp heybemde bengi azığı,
Bakıyorum gözlerinin içine içine.
Kefemde ağır pahaya denk,
Hatırı sayılır ırgalarına
Müteşekkir bakışlarla
Sultan daveti arasında ahenk…
Binbir safran topluyorum,
Dağınıklığımı toplarcasına,
Çırpısız bahçelerinden,
Kekeme mırıltılar eşliğinde.
Çıkmak için çırpındığım yer,
Mihnet helezonunun bitimindeki
Arık ve mukaddes venk…
…
Çok garip değil mi?
Toprağı gevretiyorsun,
Can tellerini geriyorsun diye
Sitemli sözler yaslıyorlar sana!
İmbatı olur mu gevşememiş toprağın?
Gevşemiş tel şakır mı hiç?
Ne keyif ne de gam biraz,
Sözler durur mu önünde ıraz?
Öter mi bülbül dalda pürneşe,
Açar mı zeminde menevşe?
Dalı hiç kırılmamışlar,
Dibine yaprak düşmemişler,
Dudak büktü diye
Ne gerek içerlemeye?
Göçün çocuklarının
Gönül dudaklarına
Devam et sen bal terlemeye.
Kiminin nazlı gülü,
Kiminin yaslı günü olmaya,
Canevinin içinden gelen yanık kokuları,
Şural şural kaneviçe dokuları derlemeye.
Bırak kazmasına cevher takılmamış,
Satıh gezginlerini,
Devam et sen sıla renkli
Cevahir sakisi,
Mihnetkeş sarrafların sarnıçlarına
Altın damlalar peylemeye…
Sen kumaşı bir tezgâhta örülmüş,
Gıdası bir toprakta sürülmüş,
Hayali, hayatı bir potaya yürümüş,
Damıtılmış, süzülmüş,
Makbul hüzünlere izafe…
Sen yüzleri kızarmayan koruklara,
Kurumuş yatağın ucunda oluklara,
Geceden kopmuş koyuluklara,
Çileden üryan toyluklara mesafe…
Sen boyasız, posasız, bocasız,
Sen illüzyon foyasız,
Kirlenmemiş felsefe…
Sen ürüyan akıbetlerin rasat penceresi,
Kilit vurmuş binbir esefe…
Vuslat hissini irken
Her gün batımı çeşmesinin
Taşkın gözesi ey,
Devam et kaynamaya…