Grazie, Signore!

Metinden bir parça seç: altını çiz, kenarına not düş ya da kart yap.
Büyük müzisyen Mozart’ın hayatının anlatıldığı klasikleşmiş bir film vardır: Amadeus. Gerçeklere dayanarak çekilmiş bir filmdir. Saray müzisyeni olan Salieri, Mozart’ın doğuştan gelen yeteneğini kıskanır ve kendisinin önüne geçeceği telaşıyla onunla bir mücadeleye girişir. Elbette ki büyük yeteneklerin rakipleri de büyük sanatçılardır. Yani bir seviyede güreşirler tabiri caizse. Bu yüzden Salieri de büyük bir müzisyendir.
Bizim edebiyat ve hikmet tarihimizden örnek verirsek Yunus Emre ve Molla Kasım gibidir, denebilir. Yunus, bir büyük hikmet ehlidir, şairdir. Hakikat pınarlarını edebî estetikle akıtıp gider. Molla Kasım da belli bir seviyede âlimdir. Salieri ve Molla Kasım’ın sonu ise bir açıdan benzerdir çünkü karşılarındaki rakip gördükleri kişilerin büyüklüğünü kabul ederler. Karşılarındaki böyle bir rekabet içinde olmasa da…
Amadeus filminde yönetmen, Salieri karakteri üzerinden bir duyguyu öyle güzel yansıtmayı seçmiştir ki… Ona değinmek istiyorum. Salier, bir beste üzerine çalışır. Farklı notaları dener. Sancı çeker. Birçok sanatçının yaşadığı bir sancıdır bu. Doğum sancısı. Dener, dener ve en sonunda o ilhamını beklediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam bulur. Salieri’nin yüzündeki huzuru çok net görürüz. Gözleri dinlenmiş bir şekilde kısılır ve gayet mütebessim eda ile karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp “Grazie, Signore!” yani “Teşekkürler, Efendim!” diyerek aldığı ilham için şükranlarını sunar.
Sanatçıların ilham alarak beslendiği bir kaynak vardır. İlham noktaları, çerçeveleri, mekânları değişse de metafizik anlamda bu çerçevelerin de bağlı olduğu bir varoluşsal bina vardır. Ana kaynak. Cazibe merkezi. Sanatçılar da trafonun cezbesine kapılmış fişler gibidir. Onlar, genelde bunu hisseder ve bu kaynağa inanır. Söz etmese de konuşmasa da varlığını bilir. İlham saati geldiği zaman sanatçı anın içinde var olur. İlham saatidir o. Sanatçının sanat okyanusuna kendisini bıraktığı an. Böylece âdeta sanat konuşur. Sanatçı susar. Çünkü vect hâlindedir. Üretim sürecinin başladığı saattir. İşte sanatçı o zaman gürül gürül akar. Tıpkı Filozof Martin Heidegger’in “Metafizik Nedir?” kitabının başında bahsettiği gibi. Metafiziğe kendimizi bırakırız ve metafizik kendisini bize açıklar.
Sanatçı samimidir, dürüsttür. En azından sanatını icra ederken. Çünkü yaptığı bir resimle aslında tüm iç dünyasını döker. Bu, kolay iş değil. Sadece yeteneğinin icrası yok burada, dürüstlüğe psikolojik anlamda açık olmak da var. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ya da başka dalda çalışan bir sanatçı ifade edebilir. İnsanların sanattan etkilenme sebebi de bu yüzdendir. Bir sanat eserine bakıldığı zaman kendi iç dünyasına denk gelen bir şeyler görüp de etkilenme gerçekleşiyorsa orada sanatın amacı hasıl olmuş demektir.
Bu da ilham sonrası gerçekleşen etkileşimlerdir. Öncesinde sanatçı doğumunu gerçekleştirir ve yavrusu ile kendisi meşgul olur. Mutlu olur. Sonrasında ise bunu insanlarla paylaşır. Kendi sanatında kendisini bulanlar da etrafında toplaşır. Yazarsa kitabını alır, ressamsa sergisine gelir, müzisyense konser salonlarını doldurur ve bir aura oluşur. Hayatiyet. Yaşam ve paylaşımla gelen hareketlilik. Ortak bir duygu dünyasının içinde birbirini aynalama.
Heidegger, düşünmenin ne demek olduğunu sorgularken bunun en nitelikli ve derin halinin şükran hali olduğunu söyler. Özellikle “Düşünmek Ne Demektir” kitabında bu konuya yoğunlaşır. Ben de sanatçının en belirgin halinin şükran hali olduğunu düşünürüm. Sanatsal eylem ve aldığı ilhamla girdiği o istiğrak hali ya da yaşamdan doyum alma hali tam da sanatçının halidir. Sanatçı, huzursuz da olsa aslında sanatıyla yine bunu ifade ettiği için huzurlu hale gelir. Yani halini sağaltır.
Şimdi iki farklı örnek vermek istiyorum. Bu iki örnekle aslında metin boyunca bahsettiğim realitenin nasıl da kaynaktan beslenmekle alakalı olduğunu ve insanların kategorize etmelerine gelmediğini, sığmadığını fark ettirmek istiyorum. Çünkü bu hayatta birçok şey bizim yorumlarımızın sivri köşelerine uymaz. Bir sebebe inanırız ve hatta onu hissederiz ama onu açıklarken de uzaklaşabiliriz. Bu, biraz da açıklanmadan bırakılması gereken şeylerin olduğuna işarettir. Tıpkı sanat gibi. Bu yüzden açıklamaları bitirerek sadece iki örnek vermek istiyorum.
Birisi ünlü Matematikçi Ali Nesin. Aziz Nesin’in oğlu. Matematikçiliği haricinde resim sanatına ilgisi var ve resim yapıyor. Ressam. “Niye resim yapıyorsunuz?” diye soruluyor. “Çünkü iyi geliyor.” diyor. Başka açıklamaya gerek var mı? Tıpkı bir yazarın “Yazmazsam ölürüm.” demesi gibi. Tıpkı bir alın yazısı gibi. Nefes alma alanı. Sanatçı, sanki burada da görünmez bir el tarafından yapacağı işe doğru itilir.
İkinci vermek istediğim isim ise son Halife Abdülmecid Efendi. Saray ressamı Fausto Zonaro, onun için “sanat aşkıyla dolu, nazik bir insan” diyor. Son Osmanlı halifesi olmasına rağmen siyasetle değil de daha çok, Ressam Monet’vari tarzda kendi resimlerinin yanında verdiği pozlarla zihinlerde kalmıştır.
Sanatçı; bir matematikçi de olsa, farklı yelpazelerden siyasi bir figür de olsa hatta halife de olsa, eğer sanatçıysa o çerçeveleri ve pencereleri bol binanın kaynağından beslenir. Bazen adını koyar, bazen adını koyamaz ama illaki hisseder ve bu hislerini de yansıtmasını bilir. İlham olarak aldığını bir şekle ve surete büründürmenin şükran duygusunu tecrübe eder. Sanat ve sanatçı özelinde kullanılmak bakımından bir tasavvufi ifade ile Musavvir isminin tecellisini yaşar; yani şekle ve surete bürüyenin tesirinin ilhamına bürünür. İsmiyle müsemma olur. Haydan gelip Huya gider. İşte sanatçının şükran hâli. Ve Salieri’nin dediği gibi: “Grazie, Signore!”