Yalnızlık Üzerine

Metinden bir parça seç: altını çiz, kenarına not düş ya da kart yap.
Sartre şöyle der: “Yalnızdım ama bir kente yürüyen ordu gibiydim.” Çünkü yalnızlık, sonu olsun ya da olmasın, bir hazırlık hâlidir. Çünkü elleri gergin bir silahı kavrar gibi bakışları derin, düşünceler teyakkuzda. Bilenir yalnızlık, ölmek ve yaşamak arasında. Görünüşte herkesle beraber ama orada kimse yok. Çünkü gerçek yalnızlık, etrafımızda insan olmaması değil, bizi anladığını hissettiğimiz insanların yokluğudur. Çektiğimiz ızdırabı kimsenin duymamasıdır. Dünyaya bizim gözlerimiz ve kalbimizle bakan insanların eksikliğidir. İnsan anlaşılmaya muhtaçtır.
Kısa bir hikâye ile devam edeyim.
“Bir gün, adamın biri vitrininden ne olduğunu anlayamadığı bir dükkâna girer ve tezgâhtaki yaşlı adama ne satıldığını sorar. ‘Hayal satıyoruz.’ der adam. Müşteri ilgilenir. Satıcı adama üç rüya gösterir. Müşteri sonuncusunu ve en güzelini beğenir. O rüyada kendisini görür: Gerçek hayatta ilişkilerini düzgün yaşayamayan biridir. Ama gördüğü rüyada, başta kendi kişiliği olmak üzere yaşadığı her şeyin ahlaklı olmasını savunmaya kararlı biri olmuştur… Beğendiği rüyanın fiyatını sorar. Satıcı ‘Hayatınızdan birkaç yıl.’ diye yanıtlar. ‘Anlamıyorum.’ der müşteri, ‘Para için değil mi?’ ‘Hayır, biz hayallerimizi müşterilerimizin hayatlarının bir kısmı karşılığında satıyoruz.’ ‘Peki, o birkaç yıl… Biraz fazla değil mi?’ ‘Hayır. Öyle hayallerimiz var ki karşılığında koca bir hayat istiyoruz!’ Müşteri hayali satın almadan dükkândan ayrılır ve eski hayatına geri döner. Hayallerine layık olmaya cesaret edememiştir.”
Ingebor Bergmann’dan gerçeği tam on ikiden vuran bir radyo oyunu bu; belki daha önce dinlemişsinizdir. Cevabı olmayan o soruyu, canımızı sıkarak sorduruyor bize. “Nerede yanlış yapıyoruz?” Schatzi, hayatına yüksek dozda enjekte ettiği hayaller uğruna canını vermedi mi? Günlük hayallerimiz ne kadar ütopik olabilir? Kimseyle paylaşamadığımız hayallerimiz için kalan zamanımızın daha kaç yılını feda etmeliyiz?
“Bir insan uçurumun kenarına gelmeden kanatlanamaz.” Birçok insan, 6 Şubat depreminden sonra o uçurumdan düştü. Ben hâlâ düşmemek için savaşıyorum. Tek başıma ama bir şehri ele geçirmek için yürüyen bir ordu gibi. Son iki yıldır Fethiye’de ormanlık bir arazide yaşıyordum, birkaç hafta öncesine kadar. Sonra Antakya’ya döndüm ve hücreden bozma bir konteynere yerleştim geçici olarak. Hayatımı normalleştirmeye çalışsam da son zamanlarda zihnimdeki cümleler kaos içinde ve ben onların içinde kayboluyorum. Dilim tutulmuş, kafamın içi bir kasaba panayırı gibi. Sanırım bulunamayan bir huzurun, uzanacak bir dost elinin peşindeyim. Kendimi kandırıyorum şimdiki yalnızlığımda, bitmeyen yolculuğum diyerek.
Mutluyum, üzgünüm, başkaları adına acı çekiyorum. Utanıyorum ve yerin dibine giriyorum. İsyanım yankılanırken yalnızlığımda; çığlık çığlığa, “Ben iyiyim!” diyorum. Ben iyiyim. Ellerimin arasından kayıp giden görünmez dünyaları ben oluşturdum, üzgün değilim. İyi ya da kötü her şeyin film karelerinde kaldığının farkındayım. Büyük umutlar beslemedim, hayal kırıklığı yüzünden gözyaşı dökmedim, kendim olarak kaldım. Burada iyiyim. Kabullenemediğim hiçbir şey bana ait değil. Sessiz kaldığım şeyler bana ait değil. Hayatı kabullenmek veya onu reddetmek… İnsancıl. Acıtıyor çünkü yaşamak güzel, insanlar birbirini incitiyor. Aklı, mantığı, kalbi hedef alıyorlar ve vuruyorlar. Çünkü “İnsanlar birbirini öldürüyor.” Öyle bir dünyada yaşıyoruz. Bundan daha âlâ insanı üzecek bir şey var mı?
Geçen zamanda şunu öğrendim: En büyük acıları kendisinin yaşadığını düşünüp diğer insanlara daha yukarıdan bakar nedense insan. Çünkü herkes en iyi kendi hikâyesini bilir. Başkalarının hikâyesini öğrenip gerçekliğini idrak ettiğinde ise kendi acılarının aslında ne kadar hafif olduğunu ve ne kadar yavan kaldığını görebilir ve daha sıkı bağlanır hayata. Aslında tam da bu sebeple her insan bir roman ve biraz kahramandır. Ama bazen hangi hikâyede baş kahraman, hangisinde figüran olduğunu unutur. Öylesine ani büyür ki her öykü, mekânı dahi şaşırır.
Bir süredir zor günler geçiriyorum. Beslenmeye bağlı yaşadığım sağlık problemi en büyük sıkıntım, yanımda sırtımı dayayabileceğim biri de yok eskisi gibi. Bin parçaya bölünüyorum zaman zaman. Ama hiçbir zaman dağına küsmüş tavşan sendromuna girmiyorum. En büyük acı bile bir süre sonra azalıyor. Yenileceksem bile savaşarak yenileceğimi düşünmek güç veriyor. Aynı zamanda her şeyin aynı kalacağını düşünmek hayatın olağan akışına aykırı zaten.
Yazdıklarım geçmişimden bir parça ve pandoranın umudu hâlen benimle. Elbette geçmiş sarhoş edici olabilir. Bizi içine çekebilir; her şeyin daha iyi olduğu, bizim daha mutlu olduğumuz ya da o dönemlerde yaşadığımız deneyimlerin daha zengin olduğu yanılsamasına kapılmamıza neden olabilir. Aynı zamanda bizi zayıflatabilir; acı, kalp kırıklığı ve hayal kırıklığıyla dolu anılarımıza hapsederek mutluluğa bir şans daha vermekten alıkoyabilir.
Geçmişteki hatalarımızdan ders almazsak, onları tekrarlamaya mahkûm olduğumuz söylenir. Peki aynı zamanda geçmişi geride bırakmayı, yolumuza devam etmeyi; öğrendiklerimizi yanımızda taşırken onların yeniden deneme ve hissetme yeteneğimizi ele geçirmesine izin vermemeyi de öğrenebilir miyiz? Öğreniriz elbette. İşte o zaman acı hissetmenin de geçici bir duygu olduğunu anlarız. İsimlendiremediğim şey ise acı çekmek karşı tarafın bize hissettirdiği bir duygu mu, değil mi? Yoksa bizim içimizdeki boşluğu doldurma arzusuna verdiğimiz anlamsız bir isim mi? Belki de bir çeşit geçmişe bağımlı kalma durumu. Bu yalnızlığın içinde hangi ismi koysam anlamsız.