İğde Kokusu

Metinden bir parça seç: altını çiz, kenarına not düş ya da kart yap.
Minaresiz küçük bir camisi, sıvaları dökülmüş eski bir okulu olan bu küçük kasabada köpek, araba ve insan sesleri birbirine karışıyordu. Belediyeden yapılan anonslar bu sesleri çeşitlendiriyordu ara ara. Yol boyunca dizilmiş uzun servi ağaçları, göğe doğru uzanan merdivenler gibiydi. Sağlık ocağının bahçesi koca koca kavak ağaçlarıyla doluydu. İncir ağaçlarının çevrelediği bol makili yer ise mezarlıktı. Kasabanın aşağısındaki barajdan olsa gerek, seyrek evlerin üzerinde beyaz beyaz, pamuğa benzer bulutlar vardı. Sessiz, sakin bu kasabada her şey çıldırtıcı bir yavaşlıkla ve tekdüzelikle ilerlerdi.
Tek katlı ve iki ayrı binadan oluşan okul, kasabanın girişinde olmasına rağmen yemekhane iki katlı belediye binasının alt katındaydı. Nereden bakılsa okula on dakikalık yürüme mesafesindeydi. Öğrenciler her gün ip gibi dizilir, kahvehanelerde vakit öldüren kalabalık da dâhil olmak üzere çarşıdaki sıra sıra dükkânların önünden geçerlerdi. Bu meraklı bakışlar altında yemekhaneye gitme işi, alt sınıftaki öğrencilere eğlenceli gelse de belli bir yaşın üzerindekiler için katlanılması zor bir işkenceydi.
Teneffüs zilinin çalmasıyla öğrenciler, alışageldikleri üzere hemen sıraya geçtiler. Yemekhaneye doğru uzayıp giden kuyrukta kırka yakın öğrenci, öğretmenin hareket emri vermesini beklemeye başladı. Herkes için sıradan bir öğle arasıydı. Ama dakikalar geçmiş, hâlâ beklenen komut gelmemişti. En öndekiler sağa sola bakarak ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Arkadakiler ise tüm olayın şahidiydiler ve korku dolu bakışlarla olanları izliyorlardı. Bu arada kenara alınmış bir kız çocuğu dikkatlerden kaçmıyordu. Öğretmeninin hışmına uğrayan o kız Ünzile’ydi. Kısacık kesilmiş saçlarının güneş yanığı yüzünü çevrelediği, gözleri gece karası Ünzile; duvarın dibinde, ayakta dikiliyordu. Yemekhaneye aç olmadığı için gitmek istememişti. Kendi kendine sormadan edemiyordu: “Suçu, arkadaşlarının gözleri önünde rezil rüsva edilmesine sebep olacak kadar büyük müydü?”
Ünzile, gözlerini yere sabitlemişti. Öğretmen ise yumruklarını sıkmış, avının çaresiz ama inatçı tutumu karşısında âdeta kükrüyordu. Bağırıyor, hakaret ediyordu. Karşısındakini küçümsediğini her hâliyle belli ediyordu. Bütün sesler kesilmiş, nefesler tutulmuştu. Bu sessizlik hayra alamet değildi. Ünzile, “Keşke biraz gürültü patırtı olsa, dikkat dağıtacak bir olay!” diye geçirdi içinden. Kış mevsimi olsaydı belki giydikleri gocukların çıkardığı hışırtı olurdu. Ayakkabılarıyla karlara bastıkça çıkan ezilme sesi duyulurdu ama çıt yoktu. Ünzile, sessiz bir bekleyişteydi. Gözleri, az ötede yuvasına büyükçe bir yaprağı taşımaya çalışan karıncadaydı.
Ünzile, sekizlerin en çalışkan öğrencisiydi. Köylerinde okul olmadığı için her gün kilometrelerce uzaktan kasabaya gelirdi. Yol, onun kaderiydi. İlkokulu beş yıl boyunca birleştirilmiş sınıfta okumuştu. Okul, evlerine çok uzaktı yine. Kış günlerinde karlara bata çıka gidip gelirdi. Bahar yağmurlarının başlamasıyla eğitim yuvasına gitmek ayrı bir eziyete dönüşürdü. Sıcak, bambaşka bir işkenceydi. Güneşin, karın, yağmurun; hepsinin ayrı zorlukları vardı. Söz gelimi, sırılsıklam olmuş kıyafetlerle ders dinlemek hiç de konforlu değildi. Ders öncesi, sınıfın ortasına kurulmuş odun sobasında, üşüyen ayaklarını ısıtırdı. Islandığı için buruş buruş olmuş parmaklarını, lastik ayakkabılarından ve ıslanmış çorabından zorla ayırırdı. Kış için çizmesi olurdu yine; lastikten, bazen renkli bazen siyah. Ama bu ucuz ve dayanıksız lastikler, kışı bile çıkaramadan hemencecik eskiyiverirdi. Babası közde ısıttığı maşayla delinmiş çizmeleri güzelce yamardı. Böylece yamalı çizmeler, yepyeni olmasa da en azından ayağından çıkıp gitmezdi. Kış; onun gibiler için ıslak ayaklar, kızarmış yanaklar ve üşümüş eller, demekti.
Fakirdi Ünzile ama kimsesiz değildi. Ona defter kalem alacak babası vardı. İlçe pazarından kiloyla gofret, lokum, bisküvi, ucuzundan helva ve somun ekmek de alırdı. Fakat kalem açacağı almazdı babası. Açacak değil bıçak kullanırdı kalem açmak için. Ünzile, sayfaları hemencecik bitmesin diye, defterini bir çizgi ile iki eşit parçaya bölerdi. Küçük küçük yazardı yer kaplamaması için. Silgisini ortasından geçirdiği bir iple boynuna asardı kaybolmasın diye. Annesi, çantasını siyah ve düz bir kumaştan dikmişti. Önlüğü, birinci sınıftan beşinci sınıfa kadar aynıydı ve kısaldığı için etek ucuna ek yapılmıştı. Yakalığı beyaz, mendilleri temiz olurdu. Okulun en temiz ve düzenli çocuğu Halil kadar olmasa da düzenliydi. Ünzile, futbol oynamayı da çok severdi. Kız oyunlarıyla pek arası yoktu. Evcilik de sevmezdi, örgüyü de dikişi de. Eskiler, nevi şahsına münhasır derlerdi ya, öyleydi. Kendine özgüydü o.
Ünzile, ilkokul öğretmenini çok severdi. Ceplerinde öğretmenine vermek için ceviz, fıstık, badem, kuru üzüm taşırdı. Sevgi kokardı Ünzilenin elleri, avuç avuç iğde taşımaktan. Ürkek bir çekingenlikle bakardı öğretmeninin gözlerine her sabah. Ufak bir tebessümle bile olsa karşılık versin isterdi. Atatürk büstünün hemen yanındaki gelincik çiçeğiydi o; aykırı, kırılgan ama sevimli. Öğretmeni ne derse yapardı. Okurdu, yazardı, çalışırdı. Alt sınıftaki öğrencilere öğretmen olurdu yeri geldiğinde. Bir yandan da hayaller büyütürdü içinde. Onun kimseye bahsedemediği hayalleri vardı. Okul, onun için hayallerine koşmaktı…
Ünzile, kuyruktan çıkarılmıştı. Kulaklarının yüzüyle birleştiği yerde bir yangın başlamıştı. Yüzüne yayılan kırmızılık acıdan ve utançtandı. Gözleri şaşkınlıktan kocaman açılsa da ağlamadı. Dik dik baktı öğretmenin gözlerinin içine. Sonra yere sabitledi bakışlarını. Aslında bu, bir meydan okumaydı. Küçük bir kasabaya öğretmen diye gönderilmiş, yaşı otuzu geçkin, sinirini öğrencisinden çıkaran birine yapılmış masumca bir başkaldırıydı. O öğretmenin adını da yüzünü de unutmadı. O tokadı da unutmadı. O gün, orada olanları hatırlayan var mı, diye arkadaşlarına hiç sormadı.
O, yıllar sonra bir gün öğretmen olup öğrencilerinin karşısına çıktığında yine masum Ünzile idi. İğde kokulu elleriyle okşadı onların saçlarını. Öğrencilerinin elleri ceviz reçeli ve bal kokardı. Masasında masumiyet bulurdu her sabah, bir demet kır çiçeğiyle. Kimseyi kuyruktan çıkarmadı o. Kimseyi yemek istemiyor, diye suçlamadı veya yemekteki bezelyeleri ayırıyor diye kızmadı hiçbir öğrencisine.
Birleştirilmiş sınıfta öğretmendi. Her sabah okula gitmek için tezek yığınlarının arasından yürüyüp geçti. Tiksinti duymadı o kokulardan. Yolda gördükleriyle selamlaştı, şakalaştı. Yoksullar diye burun kıvırmadı. Çamurlu yolları adımladı tıpkı öğrencileri gibi. Kendi çocukluğunu ve öğrenciliğini yeniden anımsadı her bir öğrencisiyle. Gün doğmadan gelip öğrencileri üşüyen ayaklarını ısıtsın, diye sobayı yaktı. Birçok şey öğretti onlara, en başta hayal kurmayı.
Ünzile, elleri iğde kokan bir köy çocuğuydu. Ünzile, şimdilerde elleri bembeyaz tebeşir tozu…