Kuyruklu Piyano

Metinden bir parça seç: altını çiz, kenarına not düş ya da kart yap.
Çeviri: İbrahim TÜRKHAN
Muhasebe müdürü Lihov’un arkasında, dürüstlük içinde geçmiş, yirmi yıllık kusursuz bir hizmet geçmişi vardı. Bu yıllar, birçok teşekkür belgesi, ikramiyeler ve amirlerinin takdiriyle âdeta güllerle bezenmişti. Fakat günün birinde başına beklenmedik bir iş geldi.
Aslında buna tam olarak “Şeytan dürttü.” demek de doğru olurdu. Çünkü onu odasına çağıran, bizzat enstitünün müdürü Pyotr Demyanoviç Pustohvalov’du.
— Bak Ivan Hristoforiç, dedi müdür. Bizim kültürel faaliyetlerimiz pek iç açıcı değil. Diğer enstitülerde koca koca müzik toplulukları sahneye çıkıyor. Bizde ise bırak toplu olarak bir şey yapmayı, doğru dürüst bir piyanomuz bile yok. İnsanlar boş vakitlerinde uğraşacak bir şey bulamıyorlar. Sonra da disiplin bozuluyor, herkes can sıkıntısından mağaza mağaza dolaşmaya çıkıyor.
Müdürün sözü kanundur. Talimatnameler de cabası. Muhasebe müdürü Lihov, kendisini iki taraf arasında sıkışıp kalmış Odysseus gibi hissediyordu. Bir tarafta müdürün emri, diğer tarafta mali mevzuat… Âdeta Silla ve Karibdis’in arasında kalmıştı. Yapacak bir şey yoktu. Oturup bütçeyi didik didik etmeye başladı. Müzik aletleri için ayrılmış ödenek yoktu. Sert mobilya türü şeylerin alımı için de bütçe kalmamıştı. Hafif mobilya için ayrılan bütçeden aktarabilirdi belki ama onu da daha önce sandalyelere harcamıştı. Üstelik aldığı sandalyeler de bir baş belasıydı; oturanın altında her an dağılacakmış gibi duruyorlardı.
Yine de günlerce hesap kitap yaptı. Başını ağrıta ağrıta, zar zor yarım kuyruklu piyano alabilecek kadar para ayarlayabildi. Fakat ortada küçük bir sorun vardı. Hiçbir müzik mağazası yarım kuyruklu piyano satmıyordu. İşte tam o sırada, şeytan muhasebe müdürü Lihov’un aklına girdi. Aslında ilk bakışta fikir son derece mantıklı görünüyordu. Çünkü onların bulunduğu binanın üst katında başka bir enstitü daha vardı: Tavan Araştırmaları Enstitüsü. Üstelik iki enstitü aynı konferans salonunu kullanıyordu. Lihov’un aklına: “Neden piyanoyu ortaklaşa satın almayalım?” düşüncesi geldi.
Üst kattaki enstitü, bu öneriyi hiç düşünmeden kabul etti. Onların kasasında fazladan para vardı. Hatta ne alacaklarına bir türlü karar veremiyorlardı. Acaba yeni bir dişli matkap mı alsalar? Yoksa ileride lazım olur diye bir taş kırma makinesi mi? Bu arada asıl zor olan ise müzik aletleri mağazasının müdürünü ikna etmekti. Adam, piyanoyu resmî kurumlara uygulanan banka havalesiyle satmaya bir türlü yanaşmadı. O kadar ısrarlar sonucu, o da dayanamadı ve satışa izin verdi. Çok geçmeden yük taşıyan bir kamyon, enstitünün kapısına dayandı. Satın alınan piyano büyük bir özenle kamyondan indirildi. Gelen koskocaman bir kuyruklu piyano idi. Parıl parıl parlıyordu. Üzerinden âdeta taze cilanın kokusu yükseliyordu. Altın işlemeli kapağı ve zarif oyma süslemeleriyle bir sanat eseri gibi görünüyordu. Fakat… Sadece giriş kapısının önüne kadar getirilebildi. Çünkü o anda korkunç gerçek ortaya çıktı. Konservatuvar için özel olarak üretilmiş bu görkemli piyano, enstitünün asansörü bir yana, dış kapısından da geçmiyordu. Sahneye sığdırmayı başarsalar bile ne koronun duracağı yer kalacaktı ne de yönetim masasının. İlk şaşkınlık geçtikten sonra çalışanlar, hemen levye falan getirip giriş kapısını sökmeye bile kalkıştılar. Tam o sırada binanın yıllanmış yöneticisi Katya Teyze ortaya çıktı. Demir iradeli bu kadın, sert bir sesle soruları sıraladı:
— Bakanlıktan izin var mı?
— Belediye yürütme kurulundan?
— İtfaiyeden?
— Sağlık denetiminden?
— Mimarlık dairesinden?
— Asansör idaresinden?
— Şehir yeşillendirme müdürlüğünden?
— Ya diğer kurumlardan?
Bu soruların ardından herkesin şevki bir anda söndü. Levyeler, diğer iş aletleri yere bırakıldı. Kimsenin kapıya dokunmaya cesareti kalmamıştı. Göz önünde durup insanın sinirini bozmasın diye piyano da avlunun bir köşesine çekilerek yağmurun, karın ve güneşin insafına bırakıldı. Etrafında henüz açılmamış çeşitli boyutlarda birçok sandık da duruyordu; kiminin üzerinde rengârenk ithal ürün olduğunu gösteren etiketler, kiminde ise insanın içini karartan yerli üretim damgaları vardı.
Derler ki işte tam o günden sonra, Mantar Araştırmaları Enstitüsünün avlusuna bir şeytan yerleşmiş. Her gece, saat tam on ikiyi vurduğunda ya da ona yakın bir vakitte ortaya çıkıyor ve bütün gücüyle piyanonun tuşlarına vuruyormuş. Bir süre sonra yerin altından geliyormuş gibi gitar sesleri de ona eşlik etmeye başlamış. Piyanonun tuşları sanki masal yaratıkları gibi inliyor, borular boğuk sesle ötüyor, teneke kutuların ve şişelerin çıkardığı gürültüye, bir de kahkahalar ve çığlıklar ekleniyormuş. Küçük şeytanlar neredeyse sabaha kadar şarkı söylüyor, dans ediyor, ortalığı birbirine katıyormuş. İlk zamanlar, herkes bu konseri serserilerin verdiğini sanmış. Hatta bir adam oraya gidip o serserileri azarlamaya bile kalkmış. Ama öyle bir korkmuş ki dili tutulmuş ve tek kelime bile edememiş. Ardından polis olaya müdahale edip suçluları bulmaya çalışmış ama kimseyi yakalayamamış. Daha da ilginci, polis merkezinde, şeytan korosu hakkında soruşturma açmayı kesin bir dille reddetmişler. Bunun üzerine çevrede oturan mahalle sakinleri, durumdan şikâyetlerini anlatan dilekçeleri peş peşe bütün resmî kurumlara göndermeye başlamış. Ne var ki gelen cevapların hepsi birbirinin aynısıymış.
Bütün dilekçeler geri gönderiliyor ve şu açıklama yapılıyormuş:
“Doğada şeytan diye bir varlık yoktur.
Hele hele bizim toplumumuzda hiç olamaz.”
Bununla da yetinmeyip yerel yöneticilere talimat vermişler: “Geri kalmış düşüncelere sahip vatandaşlar arasında eğitici ve bilinçlendirici çalışmalar artırılsın.”
Zamanla insanlar bu gece konserlerine alışmış. Bir süre geçtikten sonra yeni bir sorun ortaya çıkmış. Üst kattaki Tavan Araştırmaları Enstitüsü, başka bir binaya taşınmaya karar vermiş. İşte o zaman herkes aynı soruyu sormaya başlamış:
— Peki bu koca piyano ne olacak?
Sonuçta onu ortadan ikiye kesmek mümkün değildi. Müdür Pyotr Demyanoviç fazla düşünmeden emri vermiş:
— Piyanoyu kayıtlardan silin.
Müdür olmak kolaydır. Bir emir veriyorsunuz, olup bitiyor. Ama muhasebede işler öyle yürümüyor. Sorun şuydu: Piyanonun yalnızca yarısı, Mantar Araştırmaları Enstitüsünün demirbaş kayıtlarında görünüyordu. Diğer yarısı ise Tavan Araştırmaları Enstitüsünün envanterindeydi. Üstelik o enstitü başka bir bakanlığa bağlıydı. Birisi Bilim Bakanlığına bağlıyken, diğeri Tavan İnşaatı Bakanlığına bağlıydı. Mevzuatta “yarım piyanonun kayıtlardan nasıl düşürüleceği” hakkında tek satır bile yoktu. Muhasebe Müdürü Lihov bir çözüm önerdi:
— Piyanoyu bir çocuk yuvasına bağışlayalım.
Ne var ki üst kattaki enstitü buna hemen karşı çıktı. Uzun süren yazışmalar başladı. Dosyalar hazırlandı. Komisyonlar toplandı. Onaylar beklendi. İmzalar atıldı. Derken sonbahar geldi. Ardından yağmurlar başladı. Piyanonun üzerindeki altın işlemeler tamamen matlaşmıştı. Suya dayanıklı olduğu söylenen cila bile dayanamayıp dökülmeye başlamıştı. Teller paslanmış, gevşemiş ve birer birer kopmuştu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi kimliği belirsiz biri, duygularına hâkim olamayarak kapağın üzerine aşk hakkında müstehcen bir yazı kazımıştı. Artık çocuk yuvasına böyle bir piyano göndermek söz konusu bile olamazdı. İki enstitü arasındaki görüşmeler çıkmaza girmişti. Çaresiz kalan Lihov, bu kez bakanlığa resmî yazı yazdı. Talebi çok basitti:
“Enstitümüzün envanterinde bulunan piyanonun yarısının kayıtlardan silinmesine izin verilmesini arz ederim.” Ne var ki bakanlığa gönderilen o yazının akıbeti belirsiz kaldı. Belli ki bir dosyanın arasında kaybolmuştu…
Belki oradaki görevliler de aynı çıkmazla karşılaşıp ne yapacaklarına karar veremedikleri için yazıyı başka bir kuruma göndermişlerdir. Bu arada piyanonun enstitüye ilk getirildiği gün düşünmeden imzalanan başka bir başvuru, uzun bürokratik yolculuğunu nihayet tamamlamıştı. Başvuru bütün makamların onayından geçmiş, planlara işlenmiş ve sıra uygulamaya gelmişti. Derken bir sabah, doğal afet gibi Asansör Onarım Müdürlüğü, enstitünün kapısına dayandı. Enstitü yönetimi önce onları geri çevirmeye çalıştı. Telefonlar edildi. Yazılar yazıldı. Yetkili makamlara başvuruldu. Ama bürokrasi, bir kez harekete geçti mi, artık durdurulamıyordu. İşçiler hiç vakit kaybetmeden eski asansörü sökmeye başladılar. Tam o sırada asıl felaket ortaya çıktı. Yeni getirilen asansör eksikti. Kapıları ve motoru yoktu. Kısacası ortada çalışır durumda bir asansör değil, parçalanmış bir asansör taslağı vardı. Bu durumda yapılacak tek şey kaldı. Kimse boşluğa düşmesin diye asansör boşluğunun ağzını tahtalarla kapattılar.
Artık herkes merdivenleri kullanacaktı. Aslında bu da çok büyük bir felaket sayılmazdı. Nasıl olsa üst katlara çıkanlar daha çok Tavan Araştırmaları Enstitüsü çalışanlarıydı. Onlar biraz daha fazla merdiven çıkar, olur biterdi. Bu arada Mantar Araştırmaları Enstitüsünün satın alma görevlileri de boş durmuyordu. Ellerinde “sıvı döviz” dedikleri birkaç şişeyle fabrikanın yolunu tuttular. Amaç eksik parçaları bir şekilde bulmaktı. Onları tanıyanlar emindi. İster yerin altında olsun, ister gökte, aradıkları parçayı mutlaka bulurlardı. Çünkü daha önce de olmayacak işleri başarmış insanlardı. Fakat onlar asansörün kapısını ve motorunu arayıp dururken, tamir ekibi başka bir acil projeye gönderildi. Söylentiye göre o proje de bir türlü tamamlanamıyordu. Ama bütün bunlar yine de asıl sorun değildi. Asıl sorun, hâlâ avluda çürümeye terk edilmiş duran kuyruklu piyanoydu. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen hâlâ resmî kayıtlardan silinememişti. Bu konuyla ilgili bakanlıktan tek satır cevap gelmemişti.
Bina girişinin yeniden yapılmasına ilişkin proje ise ancak gelecek beş yıllık kalkınma planına dâhil edilmişti. İşin daha da ilginç yanı, Müdür Pyotr Demyanoviç’in şimdiden yeni bir hayal kurduğu söyleniyordu. Bu defa bir org satın almak istiyormuş. Zavallı Muhasebe Müdürü Lihov ise yine aynı yerdeydi. Bir tarafta yönetmelikler, öbür tarafta müdürün bitmek bilmeyen emirleri… Çaresizce kıvranıp duruyordu. Tıpkı eski Yunan efsanesindeki Odysseus gibi… Silla ve Karibdis’in arasında.
Leonid Grigoryeviç PODOLSKIY*
Çağdaş Rus edebiyatının tanınmış yazar, romancı ve kamu yayıncılarından biri olan yazar, 26 Ocak 1947 yılında Rusya’nın Çelyabinsk şehrinde doğmuştur. Tıp bilimleri alanında doktora derecesine sahip olup hekim ve bilimsel araştırmacı olarak çalışmış, ayrıca iş dünyasında çeşitli şirketlerde görev almıştır.
Eserlerinde daha çok Rusya’nın sosyo-politik dönüşümlerini, Sovyetler Birliğinin dağılma sürecini ve bu tarihî kırılmaların bireyler üzerindeki etkilerini felsefi ve epik bir dille ele alır. Çok sayıda romanı, öyküleri ve tiyatro eserleri bulunmaktadır. Yayımlanmış eserleri arasında Tufan (Potop), Deney (Eksperiment), Kimlik (İdentičnost), Kader (Sudba), Çöküş (Raspad) adlı kitapları bulunmaktadır.
Moskova’da yaşamakta olan yazar, Rusya Yazarlar Birliği ve Moskova Yazarlar Birliği üyesidir. Çalışmalarıyla ulusal ve uluslararası düzeyde çeşitli edebiyat ödüllerine layık görülmüştür.